Şehid Hacı Kasım Süleymani ile 2006 Temmuz Savaşı’nın bilinmeyenleri (2)

Görüşmenin ilk kısmını okumadıysanız aşağıdaki linke tıklayınız:

Görüşmenin İkinci Kısmı  

Muhabir: Savaş bu bahane üzerine başlatıldı ve Hizbullah’ın mevzilerine yoğun bir saldırı gerçekleştirildi. Lübnan Hizbullahı savaşın ilk saatlerinde ve günlerinde nasıl tepki verdi? Özellikle İsrail’in bu barbar saldırının sebebi olarak Hizbullah’ın esir alma operasyonunu gösterdiğini düşünürsek, bu durum normalde psikolojik bir baskı yaratmış olmalıdır.  

Dikkat edilmesi gereken iki nokta var. Hizbullah, uzlaşılması mümkün olmayan bir düşmanla karşı karşıyaydı. Yani Hizbullah’ın görüşüne göre, dinî ve siyasî açıdan düşmanla uzlaşmak imkânsızdı. Düşman için de Hizbullah kabul edilemezdi. Dolayısıyla bu düşmanlık, sürekli bir düşmanlıktı ve bu yüzden de Hizbullah her zaman savunmaya hazırdı. Bu birinci noktadır.  

Öte yandan Hizbullah hazırlıksız değildi ve şaşırmamıştı. Hizbullah’ın hazırlığı sadece bu operasyondan kaynaklı da değildi. Elbette bu operasyon diğer boyutlardaki hazırlığı ve uyanıklığı artırmıştır ama savaşçılar, tesisler ve teçhizat açısından hazırlık zaten yapılmıştı. Bugün de aynıdır. Yani Hizbullah her zaman yüzde yüz hazır durumdadır. Hizbullah’ın hazırlık durumu, sarı veya kırmızı alarmla ilan edilen farklı hazırlık düzeylerinin olabileceği diğerlerininki gibi değildir; ya da başta yüzde 30, sonra yüzde 70 ve son olarak yüzde 100 alarm durumundayız densin. Hayır, Hizbullah sürekli olarak yüzde 100 hazır durumdaydı. Hizbullah o gün de yüzde yüz hazırdı, bugün de yüzde yüz hazırdır. Bununla birlikte, hazır olmanın niteliği, imkânlar nedeniyle her dönemde farklıdır.  

İkinci nokta, Hizbullah herhangi bir girişimde bulunmadan önce güvenlik hazırlıklarını gerçekleştirir. Dolayısıyla Hizbullah, kader belirleyici önemde bir tutsak takasını sağlamak için iki Siyonist askerin ele geçirilmesi operasyonuna karar verdiğinde, önce gerekli hazırlığı yaptı. Hazırlık iki seviyedeydi: yüzleşme için ve zayiatı azaltmak için.  

İsrail rejimi 33 günlük savaş sırasında, özellikle askeri harekâtının ilk saat ve günlerinde, önceden hazırladığı bir veri bankasına dâhil ettiği tüm hedeflere saldırmıştı. Siyonist rejim, hava kuvvetlerine önceden hazırlanmış tüm hedeflerin listesini vermişti ve hava kuvvetleri, veri bankasında listelenen Hizbullah mevkilerinin kati coğrafi koordinatlarına göre harekete geçmişti. Ancak Hizbullah geliştirdiği önlemler sayesinde, insan kaynakları ve önemli tesisler noktasında en asgari zararı gördü. Hatta başlangıç ​​saatleri itibariyle herhangi bir zarar görmediğini söyleyebiliriz.  

Savaşın başlamasından on gün sonra düşman, bilgi bankasının sonuna geldiğini, yani Hizbullah ile ilgili belirlenen tüm hedeflerin vurulduğunu duyurdu. Ancak daha sonra, Hizbullah’ın harekât başlamadan önce aldığı önlemler, yenilikler ve düşman tepkisini öngörmesi sayesinde, İsrail’in yaptığı her şeyin kendi varsayımlarıyla çeliştiği ortaya çıktı.  

Savaşın öngörülmesiyle ilgili olarak başka bir nokta da şudur: önceki tepki durumları göz önüne alındığında, genellikle bu tür olayların asla savaşa yol açmadığı görülür. Normalde, Siyonist rejim belli birkaç noktayı ve bölgeyi belli bir şiddette bir gün içerisinde vurur ve sonra da dururdu. Ancak bu sefer, çok erken dakikalardan itibaren, önceden tasarlanan tüm operasyon tamamen hayata geçirildi. Yani yürütmek istedikleri gizli planı tek seferde uygulamaya başladılar.  

Tabii gizli bir plan olduğunu şimdi söylüyoruz. Savaşın başlamasından yaklaşık iki hafta sonra, bilgiden ziyade inançla bu noktaya varmıştık. Düşmanın önceden bir planı olduğu ve bizi gafil avlamak istediğinin kesin bilgisini ise savaşın neredeyse son günlerinde elde ettik ve bunu esas olarak düşmanın kendisi duyurduğu için anladık. Böylece, büyük bir patlayıcı ve barut deposunun tek bir kıvılcımla birden infilak etmesi gibi çok hızlı bir şekilde topyekûn bir savaş meydana geldi. Ve “33 Gün Savaşı” olarak adlandırılan bu büyük patlama gerçekleşti.  

Olayın gerçekleştiği ilk gün Lübnan’a döndüm. Çünkü bir gün önce oradaydım. Aslında ilk önce Suriye’ye gittim ama tüm yollar saldırı altındaydı, özellikle tek resmi yol olan Lübnan-Suriye sınır geçiş yolu. Sürekli olarak uçaklar tarafından bombalanıyordu ve yolu bir saniye bile terk etmiyorlardı. Bu yüzden bir arkadaşımızla güvenli bir hat üzerinden iletişime geçtik ve İmad (Muğniye) beni almaya geldi, yarısı yürüyerek yarısı da araçla olmak üzere başka bir yol üzerinden Lübnan’a soktu. O dönemde, savaşın ağırlık merkezi, Hizbullah’ın idari binalarına odaklanmayı içeriyordu. Bunların çoğu güneydeydi ve kuzeyde ve merkezde de bazı noktalar vardı.  

Yaklaşık ilk haftanın sonuna doğru savaş hakkında bilgi vermem için Tahran’a gitmem istendi. İkincil bir yoldan geri döndüm. O sırada İnkılâb Rehberi Meşhed’deydi ve aynı zamanda Milli Güvenlik Kurulu üyesi olan ve daha çok güvenlik ve istihbarat birimlerinde çalışan üst düzey yetkililer ile üç devlet erkinin başkanları arasında yapılan bir toplantıda kendisiyle görüşmek için huzuruna vardım.  

Olayları rapor ettim. Raporum üzücü ve acı vericiydi. Yani, gözlemlerim zafer için herhangi bir umudu yansıtmıyordu. Savaş çok farklı, teknolojik bir savaştı. 12 katlı binalar tek bir bomba ile yerle bir ediliyordu. Hedefler hassasiyetle seçilmişti. Bu arada, savaşın hedefi Hizbullah’tan Şii topluluğuna çevrildiğinde, genel olarak Şii nüfuslu bir köydeki durum, Hıristiyan veya Sünni kardeşlerimizin yaşadığı bir köyden tamamen farklı hale gelmişti. Yani bir yerde insanlar güvende ve normal hayatlarını sürdürüp nargile içerken, başka bir yere binlerce mermi atılıyordu. Bütün bunları o toplantıda rapor ettim.  

Namaz vakti gelmiş ve Rehber Hazretleri abdest almak için ayrılmıştı. Ben de öyle yaptım. Rehber abdest aldı ve henüz kolları sıvalıyken dönüş yolunda beni işaret etti ve yaklaşmamı istedi. “Bana raporunuz hakkında bir şey söylemek mi istiyorsunuz?” dedi. “Hayır, sadece gerçekleri anlatmak istedim” dedim. Rehber Hazretleri “Bunu anladım. Ama başka bir şey eklemek istemedin mi?” buyurdu. “Hayır” diye yanıt verdim.  

Namaz kıldık ve toplantıya döndük. Raporum bitmişti. Rehber konuşmaya başladı. Birkaç noktadan bahsetti. Savaşla ilgili aktardığım gerçeklerin doğru olduğunu, savaşın zor ve çok yoğun geçtiğini söyledi ve devam etti: “Ama ben bu savaşın Hendek Savaşı’na benzediğini düşünüyorum!” Rehber, Hendek Savaşı hakkındaki ayetleri okudu, Müslümanlara ve sahabeye hâkim olan o günkü psikolojik durumdan bahsetti. Daha sonra, “Bu savaşın zaferinin, Hendek Savaşı’ndaki zafere benzeyeceğine inanıyorum” dedi. Benim yüreğim hopladı, zira askeri açıdan böyle bir şeye ihtimal vermiyordum. İçimden keşke Rehber bu savaşın zaferle sonuçlanacağını söylemeseydi dedim. Hendek Savaşı Peygamberin (s.a.a.) büyük bir zaferiydi.  

Rehber daha sonra çok önemli başka iki noktadan bahsetti. Hazret ilk olarak “Bana öyle geliyor ki, İsrail bunun planını önceden hazırlamıştı ve sürpriz bir saldırı düzenleyerek Hizbullah’ı yok etmek istiyordu. Hizbullah’ın iki Siyonist askeri esir alan eylemi onların sürpriz planını bozdu” dedi. Ben bu bilgiye sahip değildim. Seyyid Nasrallah ve İmad bu bilgiye sahip değildi. Hiçbirimizde bu istihbarat yoktu.  

Ben hep bu inanca sahip olmuşumdur ve arkadaşlarıma da söylemişimdir; Rehber’in huzurundaki yirmi yılım boyunca, O’ndaki takvanın sözlerinde, yüreğinde ve aklında nasıl bir bilgelik ve derin bir kavrayış doğurduğunu çok iyi gördüm. Bu nedenle bugün Rehber ne zaman bir şey hakkında şüphe duysa, konunun sonunda bir şekilde başarısız olacağına ve bize bir konuda güvence verdiğinde, bunun iyi sonuçlanacağına eminim.  

Rehberin bu buyruğu benim için çok umut vericiydi, çünkü bu söz Seyyid’e çok yardımcı olacak ve endişelerini giderecekti. Özellikle de savaşın sonlarında şehid sayısı ve tahribat çok artmıştı. Seyyid’in bazı sözleri de beni çok etkilemişti, onları burada söylemek istemiyorum. Bu nedenle Rehber’in sözünü onun için çok olumlu buldum. Çünkü bazılarının “Hizbullah iki Siyonisti ele geçirmek için tüm Şii toplumunu neden tehlikeye attı?” diye gürültü etmeleri mümkündü. Ancak bu açıklama çok umut verici ve önemliydi, çünkü buna göre Hizbullah iki esir almakla sadece kendisini değil tüm Lübnan ulusunu da tam bir yıkımdan kurtarmış oluyordu.  

Rehberin üçüncü buyruğunun manevi bir yönü vardı. Hizbullah üyelerine Cevşen-i Sağir (Küçük Cevşen) Duası’nı okumalarını tavsiye etti. Şiiler arasında daha çok bilinen Cevşen-i Kebir’dir. Cevşen-i Sağir, en azından halkın geneli nezdinde çok popüler değildir, seçkinlerin durumu hariç elbette. Rehber, bu duanın etkisinden şüphe etmememiz gerektiğini beyan etti. Hazret, Cevşen-i Sağir’in Allah ile konuşmak isteyen çaresiz durumdaki kişiler için olduğunu söyledi. Aynı gün Tahran’a oradan da Suriye’ye döndüm…      

Devam edecek…    

Çeviri: Ozan K. Sarıalioğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir